ZİYETTİN’İN ÖLÜMÜ YALANA ÇIKTI
İnsanlar kendilerinden akılca bir gömlek noksan gördükleri kimselerle alay etmeye meraklıdırlar. Öyle ya herkese eğlence, alay lazım. Bir kişinin akli dengesi yerinde değilse, yahut da bir şahıs eksik taraflarını gösterme gafletinde bulunduysa insanlardan çekeceği var demektir.
Özellikleri tam da yukarıdaki tanıma uyan, insanlardan çok çekmiş, bir zamanlar Oltu vadisinde büyük küçük herkesin tanıdığı, şimdi ötelerin sakini rahmetli Ziyettin’den bahsedeceğim.
Kısaca “Ziyo” diye çağrılan bu gariban hemşerimizin iç burkan bir hikâyesi var. Henüz çocukken ayağına batan bir diken zamanında çıkarılmadığı için dikenin sebep olduğu yara uzun zaman iyileşmez. Yara iyileştiğinde ise artık bir ayağı sakattır.
Göz göre göre sakat kalmak O’nun duygulu yüreğine işlemiştir. Teselliye, anlayışa, sevgi ve merhamete ihtiyacı vardır. Ama teselli etmesi gerekenler yarasına tuz basar, üstüne gülüp alay ederek bir yara da onlar açar. Bu talihsiz insana acımak, onun üzüntüsüne derman olmak yerine, topal ayağını sürüyerek, seke seke yürümesi birileri için bulunmaz bir alay konusu olur. Artık Ziyettin “Topal Ziyettin” diye çağrılmaktadır.
Ayakları sağlam olsa da yüreği sakat, merhamet yoksulu, düşüncesiz bazı insanların üstün gayretleriyle akli dengesini de kaybeder. O günden sonra topallıktan deliliğe terfi eder. Artık unvanı, kadirşinas insanların lütfuyla “Deli Ziyo”dur.
Artık Ziyo’nun meskeni, dağlar, dereler, tepeler, caddeler, sokaklar, kaldırımlar, cami avluları, hatta tabutlardır. Evet evet yanlış duymadınız. İnsanlardan bazen o kadar bunalır ki gider cami avlusundaki tabutun içinde yatar. Bununla ilgili hoş bir hikâye anlatılır.
Burda da mi rahat yok ?...
İki genç gecenin bir vakti çarşıdan eve giderlerken, Birlik Caminin önünde bir bahse tutuşurlar. Konu, caminin avlusundaki tabuta girersin, giremesin meselesidir. Gençlerden biri “Ben girerim” der. Öteki giremezsin diye arkadaşını gaza getirmeye çalışır. Neticede gözü pek delikanlı ya Allah! diyerek tabuta yönelir. Tabutta ise Ziyettin yatmaktadır. Tabuta adımını atan genç burada yatan birini görünce aklı başından gider; kahramanlığı filan unutur korkudan basar feryadı. Adam neye uğradığının şaşkınlığı içindeyken Ziyettini’in sesi duyulur.
-Yahu dayi oğli burda da mi rahat yok!...
İşte Ziyettin sokakları ve cami avlularını mesken tutarak yıllarca yarı deli yarı akıllı dolaşır durur. Aslında O, hal diliyle akıl nimetinin kıymetini anlatır. Ama anlayanlara tabi… Nihayet soğuk bir kış günü, insanların eza ve cefasından sonsuz merhamet sahibine iltica eder…
…
“ Zemherinin en acımasız günleri / Hava çelik bir ustura gibi / Dışarıda kar yağıyor / Üşümüş, acıkmış, sıcacık bir çörek gibi güneşi düşlüyor / Yıl bin dokuz yüz yetmiş dokuz / O’nun bundan haberi yok…”
“1979 Çocuk Yılı” dolayısıyla radyo ve televizyonlarda çalınan bir şarkının sözleri, hatırladığım kadarıyla yukarıdaki gibi başlıyor, hüzünlü bir müzikle devam ediyordu. Şarkıda, kimi kimsesi olmayan, hayatını sokaklarda sürdürmeğe çalışan bir sokak çocuğunun durumuna vurgu yapılıyordu.
“Yetmiş Dokuz”u geride bırakalı çok olmuştu. Galiba “Doksan Üç” yılıydı. Ziyettin’le ilgili şimdi anlatacağım manzaraya şahit olunca, yıllar öncesinin o hüzünlü şarkısı kulaklarımda tekrar yankılanmaya başlamıştı.
İnsanın nefesini dondurarak âdeta ruhunu teslim alan, olabildiğince soğuk bir hava. Yani tam da şarkıda sözü edilen, zemherinin en acımasız günleri. Kalın bir sis tabakası Oltu’nun üstünü örtmüş, caddelerden, sokaklardan el ayak çekilmiş, ortalıkta çöp bidonlarında nafaka arayan birkaç kedi ve köpekten başka canlı görünmüyor. Gece saat on suları. Uzaktan uzağa bekçi düdükleri duyuluyor, başka da kayda değer bir ses yok. Adeta her şey donmuş. Bütün bir şehir hiç uyanmayacakmış gibi uykuya teslim olmuştu.
Acilen lazım olan bir şey için belki açık bir dükkân bulurum umuduyla evden çıkmış, ama iliklerime işleyen soğuğu hissedince çabucak geriye dönmeye karar vermiştim. Tam geri dönecektim ki karşı dükkânların önünde, beyaz bir nesne gözüme ilişti. Dikkatli bakınca bunun açılarak yere serilmiş bir karton kutu olduğunu fark ettim. Biraz daha dikkat edince bu kutunun arada bir hareket ettiğini anladım. Ne olduğunu daha iyi anlamak için kaldırıma serilmiş bu kartona yaklaşınca, karton parçasının altında, yerde boylu boyunca yatan birini gördüm.
Yatan şahıs uyumuyordu ve geldiğimi hissetmişti. Bana hitaben:
-Ey geceler dayi oğli, dedi.
Sesin sahibi, herkesin yakından tanıdığı, şimdilerde aramızda olmayan rahmetli Ziyettin’den başkası değildi. Tanıyanlar bilir. Herkes O’nun “Dayı oğlu” idi. Konuştuğu kişilere öyle seslenirdi. Ben de o anda O’nun yüzlerce dayı oğlundan biriydim.
Rahmetli, başının altına eski, paçavra türü bir şeyler koymuş, üstüne de buzdolabı ambalaj kutusu olduğunu tahmin ettiğim bu kartonu örtmüştü. Yere hiçbir şey serili değildi. Bir karton da altına sermeyi akıl edememişti. Bu halde, sanki beş yıldızlı otel konforunda bir odada yatıyormuş gibi son derece rahat görünüyordu. Daha ben bir şey sormadan O, sorup sual ederek sohbeti çoktan koyulaştırmıştı bile.
Bu kışta kıyamette dışarıda, üstelik beton üzerinde yatması yüreğime dokunmuştu.”Buradan kalk, sana bir yer bulalım, orada yat.” dediysem de derin uykulardaymış gibi beni duymadı bile. Biraz daha ısrar edince “Dayi oğli keyfimi bozma” diyerek yatak keyfine (!) devam etti. Üstüne bir şey örtmemi de istemedi. “Ziyo bu şimdi olmasa da az sonra kalkar gider.” diye düşünüyordum.
Ziyettin’le konuşurken birkaç genç yanımıza geldi. Biri Ziyettin’e takılmaya başladı. Kısa bir “Enişte, bacanak” muhabbetinden sonra gençler uzaklaştı. Birisi giderayak bağırdı:
-Bacanak orda yatmaya devam edersen sabah senin cenaze namazın kılarız. Git başka bir yerde yat. Yoksa donarsın.” dedi.
Ben de bu ara Dayıoğlu’nun yanından ayrılmıştım. Rahmetlinin delikanlıya cevabı gecikmedi. Uzaktan uzağa şöyle söylendiğini duydum:
-Ula oğlum sen kendine bak. Beni kimsesiz mi zandın? Beni koruyan korur!
Eve geldim ama aklım kaldırım sakini Ziyo’da ve söylediklerinde kalmıştı. O deli haliyle, nice kendini akıllı sananların söyleyemeyeceği kocaman bir laf etmişti.
Ziyettin’in sabaha kadar kaldırımda yatacağına hiç ihtimal vermiyordum ama yine de sabah ilk işim Ziyettin’e bakmak oldu. Dışarı çıktığımda her şey donmuştu. “Eğer bu havada dışarıda yattıysa mutlaka donmuştur.” diye düşünmeden edemedim. Aksi, eşyanın tabiatına aykırıydı. Ama az sonra yanıldığımı anladım. Akşam gördüğüm yerde öylece yatıyordu. Gözlerime inanamadım. Hiç de soğuktan etkilenmiş bir hali yoktu.
Kahvehaneler açılmış, ortalık yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Kahramanımız az sonra sıcacık yatağından kalkan bir insanın rahatlığı ile yattığı yerden kalktı, seke seke hemen yandaki kahveye daldı. Ben de peşinden girdim. Kahveciden demli bir çay isterken, bu şiddetli kış gecesini dışarıda geçiren sanki o değil de bir başkasıydı.
O Ziyettin ki Temmuz ayının bunaltıcı sıcağında Yeşil Cami avlusunda yatarken dışarıdan gelen birine şöyle seslenmiş:
-Dayi oğli ganatlıyı ört ceyran yapir, üşirem !..
Yazın açık kalan kapıdan üşüyen ve kanatlıların arkasına siper olan Ziyettin eksi 35 derece soğukta halâ ayaktaydı. Düz mantıkla çözülecek bir durum değil vesselam.
…
Rahmetlinin dillere düşen bir latifesini anlatmasam bu yazı eksik kalacak.
Hemşerilerimizden birisi uzun zaman göremediği Ziyettin’e rastlayınca takılmış:
- Yahu! Ziyettin seni öldü diye duyduk.
Cevap zekice ve son derece esprili:
-He dayi oğlu ortalıhda ele bir dedigodu dolaştı, ben de duydum ya soradan yalana çıhtı !..
Şimdi daha iyi anlıyorum bu sözün manasını. Gerçekten de Ziyettin’in ölümü yalana çıktı. Ölümünün üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen nice anlı şanlı kişilerden daha çok hatırlanıyor. “Yalana çıktı” latifesini doğrularcasına âdeta kalpleri mesken tutmuş.
Allah rahmet eylesin…
NOT: "Ziyettin'in Ölümü Yalan Çıktı" başlıklı yazıyı sitede yayınlamak için hazırlarken, rahmetli Ziyettin'in arkadaşı, Oltu'nun çengelli (Havdos) köyünden Tuncay'ın da 23 Şubat Pazartesi günü vefat ettiğini ve aynı gün köyünde defnedildiğini öğrendik. Merhuma Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum.
temelvural@hotmail.com