Kadir PARLAK
Radyo & Televizyon Spikeri
Hüsnüne edvarı nazın şan senin
Bende takat kalmadı ferman senin
İhtiyarım gitti elden can senin
Bende takat kalmadı ferman senin
Nerden dilime dolandı bu şarkı bilmem ama takıldı kaldı işte ve sadece takılmadı; aldı beni çocukluğumun en masum yıllarına götürdü…
Eğer bir yerlerden ulaşırsanız Lemi Atlının sesiyle bir kere dinleyin derim…
Lemi atlı, gür ve etkili sesi, okuyuş edasından dolayı da "Boğaziçi Bülbülü" sıfatı ile anılırdı.
İşte Bu Eseri Kendi Kendime Söylenip duruyordum. Ne kadar güzel ve mana dolu eserler var diye. İnsan unutamıyor geçmişteki o güzel çocukluk yıllarını. Cengiz Kurtoğlu bir şarkısında diyor ya “ O güller belkide bir kitap içinde hala duruyor”. İnsan yaşlansa da unutamıyor, bizler birçok şeyi unutamıyoruz üstünden yıllar geçse bile, ama geçekten unutulmuyor, şöyle oturup bir düşündüğümüz zaman şu hayat denilen dikenli yolda iyi kötü ne kadar çok şey yaşanmıştır, günler geçtikçe mükemmel tecrübeler kazanmıştır. Hele bu anıların içinde pişmanlıklar, acılar, başkaları tarafından küçük görülen büyük aşklar, yalnızlıklar kısacası hayatımız da maddi manevi gördüğümüz bütün eksiklikler.
Ama insan zamanla bunların eksiklik değil de tamamlanması için gerekli olan yapboz parçaları gibi şeyler olduğunu anlar.
Doğrudur çünkü insan hayatı acısıyla tatlısıyla yaşamıştır.
GEÇEN gün bir paket geldi, açtım, içinden ilkokul çağındaki küçüklere alfabeyi öğreten bir CD çıktı, adı Müzikli Alfabe'ydi. Çocuklar için hazırlanan bu albümde müzikler çok güzeldi, dinlerken heyecanlandım, sözler heyecanımı daha da arttırdı, içimden, çocuklar harfleri öğrenirken anneler babalar birlikte tempo tutarlar diye geçirdim. Gerçekten de Türk alfabesinin harflerini bir melodi zenginliği içinde tanıtan şarkıların her biri ayrı bir ritimde oluşmuştu, kiminde samba vardı, kiminde kanto, özellikle 'ğ' öylesine duygusaldı ki, sormayın...
BÜYÜDÜK VE KİRLENDİ DÜNYA
Dün değilmiydi parkta top oynadığım,
Dün değilmiydi okulda "07 ucu olan var mı ?" dediğim,
Dün değilmiydi daha babamın kucağından hiç inmediğim,
Ne de çabuk geçiyor zaman. Önce boyda geçtim babamı, sonra da ondan daha bilgili olduğumu düşünerek ukalalık yaptım 18'imde...
Değişen benmiydim, yoksa zaman mı? Zaman mı bu hale getirdi beni yoksa insanlar mı? Sanırım sonsuza kadar sürecek kısır bir döngüdür bu.
Çocukken, insanları hep iyi sanırdım. Çocukken, her şey güzel olur sanırdım. Çocukken, bir gün benim de öleceğim hiç aklıma gelmezdi. Ne kadar saf ve ne kadar temizdim.
Ben çocukken;
İlaç kutularından araba, su damacanalarının alüminyum kapaklarından tabak yapılıp evcilik oynanırdı.
Ben çocukken;
Mavi önlük, beyaz yakaya kırmızı kurdele takılırdı, okumanın ödülü olarak...
Ben çocukken;
İnsan ilişkileri sıcacıktı, "Bir maniniz yoksa annemler size gelecek" diyen çocuklar vardı. Komşu ziyaretleri vardı. Şuan karşı komşumun adını bilmiyorum.
Ben çocukken;
İlk ve ortaokul yıllarımızın en popüler olayıydı şüphesiz. Lisede artık olayın bilincine varıp, “Daha fazla rezil olmanın âlemi yok!” diyerek vazgeçmişizdir bu sevdadan.
“Sevgili arkadaşım, bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim.” diye başlar her yazı. Vee, “Seni seven ve daima sevecek olan arkadaşın.” diye de sonlanırdı mutlaka.
Şöyle bir cümle vardır çok sık yazılan: Seni hiç unutmayacağım. Bu cümle aslında çok derin anlamlar taşır.
Şöyle ki: Benim okul bittikten sonra senle işim olmaz ama yine de seni severim, elbet bir yerde karşılaşırsak, konuşuruz. Acaba çok mu paronayakça bir yaklaşım oldu?
Aaah aah bir de bu defterlerin barındırdığı eşsiz maniler vardır:
Seviyorum ama kimi
En tatlı birisini
Nasıl söylesem sana
İlk harflerine baksana
Bu mani zamanında pek ünlü olmuş, her yazının altında görülür olmuştu. Akrostiş esprisi çok hoşa gitmişti o sıralar!
Tıkır tıkır fareler
Tavanda gezindiler
Daha yazacaktım ama
Kalemimi yediler
Sonra her tarafı el yapımı süslerle dolu ve artiz resimleriyle süslenmiş ortalama 40 sorudan oluşan “anket defteri” furyası çıkmıştı…
İlkokulda insanlar önünüze gülümseyerekten doldurur musun deyip de anket defterlerini koyduklarında özene bözene en güzel yazınızla doldurmuşsunuzdur...
Dedikodu kazanlarının ebedi kaynatıcısı bu anket defterleri hepimizin hayatından gelip geçmiştir.
Şimdi önünüze gelse birçoğuna sana ne diyebileceğiniz sorulara büyük gururla cevap vermemizi sağlayan o garip defterler.
En sevdiğiniz renk,hobileriniz, fobileriniz, en sevdiğiniz hayvan, sevdiğiniz biri var mı?, adresiniz, telefonunuz, anket sahibiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? gibi bin bir çeşit sorularla insanı yoran o defterler..
"Söz kimseye göstermeyeceğim sen yeter ki sevdiğin kişiyi yaz" vaatleri,"bak lütfen benim hakkımda ne düşünüyorsan onu yaz ben darılmam" yalanları ve türlü entrikalar. J
Ertesi günü "Ali Fatma’yla çıkıyormuş" , "Süleyman artık aslıyı sevmiyor" , "Tunç sarışın bir kızdan hoşlanıyormuş" dedikodularının ortalıkta dolaşmasına sebep olan biricik defterler..
Artık kimse yazmıyor, herkes tuşluyor diye ne hatıra, ne anket, ne de bakkal defteri kaldı.
Küçüklük ne kadar güzeldi, Sevdiğin çocuğu öp kaç, aşk şarkıları dinlemek yok. Kutu kutu pense oynarken ne kadar mutluyduk? Saklambaçta birbirimizin yerini söylemeye çalışırdık. Şimdi saklandığımız yeri kendimiz bile bilmiyoruz. Düştüğümüzde dizlerimiz kanıyordu şimdi ise kalbimiz. Reddedilme korkusu yoktu, bir kez ağlasak bizim olurdu çünkü, şimdi günlerce ağlıyoruz ama bizim değil başkasının oluyor. Salıncakta sallanırken her rengi aynı anda görebiliyorduk. Aşk filmlerindeki en acı karakterlerle değil, çizgi filmlerdeki en mutlu karakterlerle kendimizi özleştiriyorduk. Büyümeseydik de hayat aynı kalsaydı. Kimse değişmeseydi.
A/B/C/D olan şıklara E eklenmeseydi.
Muamma olmasaydı.
Hep gülseydik sahte gülüşler nedir bilmeseydik...
Yılda bir kez Bursa'ya gittiğimizde İskender’e götürürdü Ananem bizi. İskenderin üstüne dökülen kızgın tereyağının formülünü Erzurum'da bir İskenderciye vermiştim iskenderi pek lezzetli değil diye düşünüp. Adam bozulmuştu "Bunda da tereyağı var" diye açıklama yapmak zorunda kalmıştı. "Sizin mercimek çorbanız da onunlarınkinden daha güzel" diye teselli etmiştim aklımca o salaş lokantanın sahibini.
Gerçekten biz büyüdük de kirlendi mi bu dünya ?
Ne çizgi filmlerin masumiyeti kaldı bugün, ne reklamların, ne oyuncakların ne de bizim…
Çocukken diz yaralarımıza ağlardık, şimdiyse gönül yaralarına.
Bazen kırılan oyuncaklarımızın ardından gözyaşı dökerdik, şimdi ise kırılan umutların.
Keşke şimdide çocuk olsak ta ağladıklarımızı yeni bir oyuncak görünce unutabilsek..!