|
|
|
Tarih : 04.04.2009 - 10:44:22 |
|
| Oltu Şüra Hükümeti Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 13 ay kadar varlığını devam ettirir ve Oltu Şüra hükümeti aldığı kararla anavatana ilhakını gerçekleştirmek üzere Yasin Hasimoğlunu görevlendirir. |
|
|
|
Oltu Şüra Hükümeti Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 13 ay kadar varlığını devam ettirir ve Oltu Şüra hükümeti aldığı kararla anavatana ilhakını gerçekleştirmek üzere Yasin Hasimoğlunu görevlendirir. 2 ay gibi uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşan Yasin bey mecliste Atatürk’ün bile alkışladığı ve kürsüde tebrik ettiği Yasin bey 42 yıllık kara günlerden dolayı Bozulan Türkçesiyle Milletvekillerine hitap eder ve Tüm mebusların alkışları arasında Atatürk le tokalaştıktan sonra Yapılan oylamada Oltu’nun anavatana ilhakı kararlaştırılır. Tarih 17 Nisan 1920’dir. Daha sonra Abdullah Suphi Tanrı överle sohbet ederken Yasin Beyin Hamdullah Suphi Tanrıöver’e Türkçe konuşun sizi anlayamıyorum demesi Hamdullah Suphi Tanriöver i ağlatır..
Sitemizden Sayın Kaymakamım Ömer Lütfi Yarenden , Belediye Başkanımız Sayın Ziyrek’ten Rektörümüz Sayın KOÇAK’tan Dekanımız Mustafa SAĞLAM beyden ve bize bu konuda yardımlarını esirgemeyecek akademisyenlerden bu günün kutlamasını geleneksel hale getirilerek kutlanmasını günün anısına paneller düzenlenmesini Oltulular.com ailesi olarak arz ve talep ederiz.
Aşağıda sizlere Yasin HAŞIMOĞLUNUN meclis zabıtlarından aldığım hatıralarını yayınlıyorum.
YASIN HASIMOĞLUNUN HATIRATI
“Hayat mücadelesine çok erken, ta çocukluğumda başladım. Babam beni pek küçükken, medreseye vermişti. İmam yalınız dini dersler okuturdu.
Bilindiği gibi, Oltu 1877-78 savaşı sonunda Rus Çarlığına terkedilmişti. Rus okuluna ise, babam, taasubu dolayısıyla okumaya vermemişti. 10 yaşıma kadar medresede okudum. 1904'te, babamın rızası hilafına, Rus okuluna girdim. 1910'da altı sınıflı ilkokulu bitirdim. Başka okul yoktu. Ertesi yıl açılan 4 sınıflı okula girmeme babam şiddetle mani olmak istedi. Rızası hilafına okulu girdiğimden, evden okuldum. Bu okulu da 1914 yılında birincilikle bitirdim. Rusça okumama mani olmak istediği sebep, korkuyordu ki, Ruslaşmış olurum. Ve diyordu: "Gavurca okursan gavur olursun." Okulda öğretmenler beni çok severlerdi, çok ilgilenirlerdi. Çalışkan öğrenci olmam dolayısıyla, ileride iyi bir iş adamı veya kendilerine faydalı bir adam olacağımı sanarak, beni çalmak (kendi taraflarına çekmek istediklerini) seziyordum. Çünkü göze çarpacak yollara başvurduklarını görüyordum. Ermeni, Rum, Rus öğrencilerin arasında ve o gizli emelleri sezdikçe, Milli duygularım gitgide kuvvetleşiyordu. Öyle ki okul kitaplarında "Türkiye" kelimesi gözüme iliştiğinde, bir süre duraklar, sonra okumaya devam ederdim. Türke ve Türklüğe, öğrenci arkadaşlarım tarafından sözle veya hareketle bir hakaret sezdiğimde, kavga ederdim. Bu haller ençok Balkan savaşları sırasında vukubulurdu. Okulda hepisi 4 Türk öğrenci vardı. Yalnız ben bitirdim. Başka bitiren olmadı. Okulu bitirdikten sonra, tertip edilen geziye (EKSKURSİ-YE) katılmama bu sefer ağabeyim (Babam ölmüştü), başıma bir hal getirirler korkusuyla, mani olmak istedi. Onu da atlattım. Gezide birkaç yerde Türkün en doğru ve en temiz millet olduğunu ispatladım.
Geziden döndükten sonra, tahsile devam etmek için hazırlanırken, Ruslar tarafından casusluk suçundan tutuklandım. Ardahan, oradan da Kars'a sevkedildim. Tahsil yollan tamamen kapandı. Kars'ta beraat ettim ise de gözaltında buluyordum.
1915 sonlarında Oltu'da memura şiddetle ihtiyaç görülmüştü. Üzerimden gözaltıyı kaldırmak için Rus Hükümetinde memuriyet aldım. Halkla teması sıklaştırmak için gözümü öğretmenliğe dikmiştim. Çalıştım, pedagojiden sınav vererek, ilkokul öğretmenlik ehliyetini aldım. 1917 Rus İhtilali sırasında hükümete gelen Rum milletinden 14 asker ailesi, verilmekte olan asker aile yardım parasını benden istediler. Vazifenin bana ait olmadığını söyledim. Münakaşa çıkardılar, üzerime saldırdılar ve balkondan atmak istediler.
53
Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası
Ben, balkon direğine sarılarak, tekmelerle savunurken kadınlar ellerine geçirdikleri odunları, kâh bana, kâh arkadaşlarına bindiriyordular. Dairenin jandarması araya girdi. Bu suretle muhakkak ölümden kurtuldum. Kadınlar sokaklara yayılıp, feryat kopararak Rus askerlerini üzerime tahrike başladılar. Er İcra Komitesi (İhtilalde enbüyük karar ve icra organı) işe el koydu, hemen muhakemeye başladı. Gece muhakeme devam ederken, Rus askerleri mahkemenin etrafına toplanmış hemen hükmü infaz (linç) edeceklerdi. Mahkemeye kadınlardan birisi gelmişti. Davacı kadının, haksız ve yersiz hücumu, efkârı lehime çevirdi ve kadının aleyhine tezahürat başladı. Askerler lambayı (asma petrol lambası) (okunamadı) gün sonra vazifeyi terkettim. İhtilalden evvel olağanüstü hal devam ettiğinden, memurların istifaları kabul edilmezdi.
Birgün, postaneden gazeteleri alıp, okuya okuya gelirken, köprü başında, Ermenilerin tahrikile, Türk mahallesine saldıracaklarını ve ileri gelenleri yakalamak istediklerini öğrendim. Oradaki çeşmenin üzerine çıkarak, askerlere yarayan havadislerden okudum ve kendilerine ana, baba ve sevgililerine kavuşmalarını diledim. Askerin içinde konuşurken, kendisine epey bir süre hocalık ettiğim çavuş İvan Grivenko karşıma çıktı ve bana: "Siz hangi millettensiniz?" diye sordu. Evvela inanmadı. Türk olduğuma kanaat getirince, bana yardım etti. Kötü niyetle toplanan askerler, çavuşun himmet ve gayretile, dağıldılar. O gün Oltuluların uğrayacağı feci hal, Rus çavuşu İvan Grivenko sayesinde önlenmiş oldu.
İhtilalde, eski tür Rus idaresinin kaldırılması ve yerine halk tarafından idarecilerin seçilmesi talimatı verilmişti. Oltu'da seçimlerin yapılmasına, Kafkas hükümeti tarafından Dr. Esat (Oktay) Bey ile ben mutemet tayin edilmiştik. Bu tayin işinin içinde Baku İslam Cemiyeti Hayriyesinin rolü muhakkaktı. Bu seçim işleri Komitemizin genişlemesine, kuvvetlenmesine ve serbest çalışmasına imkân vermişti. Seçimlerde, bizim tarafın adaylarının kazanabilmesi için, kendimizden imkân ve seçime yön veriyorduk. Bu tutum bizim için çok tehlikeli idi; seçimleri kaybetmek ise, milli davamız için tehlikeli idi. Kazada, seçimlerin hepsinde komitemizin adayları kazandılar. Bardız bucağında, bucak merkezinde yapılması gereken seçim, kalabalık Rum topluluğu içinde, seçimi kaybederiz düşüncesiyle, Türk köyü ve Türk köylerine yakın Göreşken köyünde yapılmıştır. En kritik seçim bölgesi de burası idi.
Tortum'un Kisha nahiyesinde halka zulüm yapıldığı, Er İcra Komitesine, Baku İslam Cemiyeti Hayriyesi adına şikâyet edilmişti. İcra Komitesi Başkanı Üsteğmen Bakradzenin Başkanlığında kurulan tahkik heyetine şikayetçi Baku Cemiyeti Hayriyesi temsilcisi İsmail Nazaralioğlu da çağrılmıştı. İsmail Bey mazeret beyan ederek, yardımcısı olmam dolayısıyla, kendisini temsilen, Tahkik Komisyonuna katılmak için beni yolladı. Heyetle Tortum'un Kishaya (Kasım 1917) girdiğimizde, Kaymakam (Rus albayı) kazası hududuna izinsiz girdiğimizi suç sayarak, bizi tutuklamak için asker gelmesini emretti. Asker gelin-
54
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
ceye kadar, Bakradze ile Albay tartıştılar. Asker geldiğinde, askere hitaben Albay: "Bunlar bizdendirler, kalsınlar. Bunu (Beni göstererek) tutup, Erzurum'a göndereceğim" dedi. Bakradze askerlere karşı bir konuşma yaptı. Yeni devletin teşkilatına memur olduğumdan bahisle, kısa bir konuşma da ben yaptım. Askerler Albaya karşı geldi, bizden taraf oldular. Geceyi askerlerin içinde (kovuşta) geçirdik. Ben Albayın tevkifini istedim. Bazı mülahazalarla kabul edilmedi. Tahkikatı bitirdikten sonra Oltu'ya döndük. Tiflis'e çekilen tel üzerine Albay derhal vazifesinden alındı.
Rus orduları çekiliyor. Silah altında bulunan Ermeniler kalıyorlar. Bizim silahlı kuvvetimiz yoktu. Bu suretle idare otomatikman Ermenilerin eline geçiyor. Bizim, iktidarı olanlar, para ile silah ve cephane alıyordu. Silah satanlar da Rus ordusunda bulunan Gürcü subay ve erlerdi. Tedarik edilen silahlarla çeteler kuruldu. Silah bulunduğu sezilen yerler basılarak; perakende memleketlerine gitmekte olan Rus askerlerinin silahları alınmak su-retile, silah temin ediliyordu. Silahlan ellerinden alınan kimselere katiyen hakaret edilmiyordu. Parası ile silah alınırken, Komitemizin tavsiyesi ile, birer çift öküzü bulunan kardeşler, birer tanesini satarak, silah alırdılar.
Epey miktar silah elde edilmişti. Ermenilerin muntazam, başlarında Rus ordusundan kalan hakiki yüzbaşı Bagdoyef bulunan 250 kişilik tam teçhizatlı bir bölükleri vardı. Erzurum'un Dumlu'da, az kuvvetle muhafaza edilmekte olan depolann basılması mahzurlu görüldüğünden Oltu silah deposunun alınması hazırlığına başlandı. Ermenilerin de Türklere saldırıları ve baskıları sıklaşmıştı. Kuvvetli duruma gelmiştik. Gizli Komitemiz açıklanmıştı. Ermeni idaresine son verilmesi zamanı gelmişti. Bir gece sabaha karşı (Günü hatırlanmıyor. Ya ocak sonları veya şubat başları 1918) Oltu dışardan kuşatıldı. Mümkün olduğu kadar kan dökülmemesi için politik yola da ehemmiyet verilmişti. Kasabadaki silahlı kuvvetlerimiz, Ermeni komutanı Bagdoyef i, evinde hareketsiz duruma getirerek, biz de teşkilat kuracağımızdan, silah deposunun teslimi için emir verilmesi istendi. Bu sırada Oltu'nun muazzam kuvvetle sarılmış olduğu söylendi. Bagdoyef, depoların teslim edilmesini bölük çavuşuna yazdı. Herhangi bir olayın çıkmaması için, tedbir olarak, askerin silahı bırakması da istendi. Bagdoyef bu teklifi de kabul ederek, ikinci emri de yazdı. Bu kağıtları, Oltulu Usta Kulu'nun oğlu Alipaşa ile alarak, kasabayı kuşatan Molla Bilal'in takımından birkaç kişi alıp, Tahir (Bozkurt) Bey de beraber, ambarlara yöneldik, hava da ağarmıştı. Çayın kenarına geldiğimizde, erzak ambarlanndaki Ermeni nöbetçilerinin mevzi almış olduklarını gördük. Bizimkiler de çukurlara çöktüler. Ben ayakta; kağıtları Ermenilerin görebileceği derecede kaldırdım. Ermeniler mevzilerinden çıktı gittiler. Çayın üzerinden uzatılan tahtadan, Alipaşa ile geçtik. Beraber geldiğimiz Tahir (Bozkurt) Bey çayın kenarında, ötekilerle kaldı. Ambarlardan bir Ermeni eri alarak Ermeni kışlasının önüne geldik. Rehberlik eden Ermeni erinin kışladan çağırdığı çavuşa, silah depolarının teslimi hakkındaki kağıdı verdik. Çavuş kağıdı okuduktan sonra, başka bir er katarak depolara yolladı. Çayın kenarında kalanlarla, bir kısım arkadaşları da çayı geçerek, Hasbah-çe'de (Şimdiki Orman İşletmesi tesislerinin yeri) toplanmışlardı. Depo nöbetçileri, teslim talebimizi reddettiler ve direndiler. O sırada Sarıkamışlı Mehmet Bey idaresindeki atlılar, ellerinde kılıçlar, depoların önüne hücum ettiler. Bir hadisenin zuhuruna mahal bırakmamak için, atlıları Tamrut (Ermeni köyü) tarafına yolladım, sözle ve yarı tehditle nöbetçileri yola getirdim. Nöbetçiler silahlarını bırakarak evlerine gittiler. Depolar açıldı ve silahlar halka dağıtıldı. Depolardan sonra erzak ambarları da teslim alındı, kendi nöbetçilerimizi diktik. Buradan Çerkez Safi ile Ermenilerin kışlasına geldik. Ermeni askerleri ellerinde silahları hepsi ayakta. Komutanları Bagdoyef in, askerin silahlarını bırakması hakkındaki yazıyı verdim. Askerler dayattı, silahlarını vermek istemediler. Ermeni askerlerinin birçoğu Oltulu ve tanıştı. İçlerinde okul arkadaşlarım da vardı. Kısa hitapla, etrafı sarmış olan kuvvetleri göstererek; Komşular, görüyorsunuz elde silah bulunursa, ya o taraftan, ya bu taraftan biri bir silah patlatırsa ne kadar ananın ağlayacağını düşünün, dedim. Ve silahlarını kendi çavuşlarına teslim etmelerini tavsiye ettim. Silahlarını vermemekte bir kısmı ısrar etti ise de biraz sonra onlar da silahlarını bıraktı, kışladan çıktılar. Kışla tamamen boşalmakta iken, Yüzbaşıları Bagdoyef muhafaza altında geldi. Kışlanın boşaldığını ve muhafaza altına alındığını gördü. Bagdoyef evine götürüldü. Silahlarım bırakan erler kendi evlerine gittiler. Silahlı çatışmaya ve kan dökülmesine meydan vermeden, Ermeni bölüğü, jandarma ve hükümet nöbetçileri silahtan arındılar.
O gün Oltu'da mahşeri bir kalabalık vardı. Bir bölük asker kuruldu. Askeri işleri yöneten Ziya Bey, bölüğün idaresini de üzerine aldı. Oltu tamamen Türk kuvvetlerinin hakimiyeti altına girmişti. Bu itibarla ve bazı mülahazalarla, bir Ermeni bölüğünün tekrar kurulmasında bir mahzur görülmediğinden, kurulmasına izin verildi. Ve kurdular. Her iki taraf da Ruslardan kalan ambarlardan ortak idare ediliyordu.
Oltu'yu, Ermeni idaresinden alındığı gün, çevirmiş olan kuvvetlerin hepsi silahlı değildi. Silahlı görünmek için çoğunun elindeki sopa idi. Siyasi manevra çevrilmeyip, işi hemen silahla halletmeye kalkışılsaydı, zayiatımız çok olurdu ve muvaffakiyet nisbeti de düşük olurdu. Zira kalabalığın bir kısmı silahsız olduğu gibi, silahlıların içinde iyi silah kullanmayı bilmiyen de vardı. Depolardan alınan silahlar da temizlenmeden kullanılmazdı.
İdareciler siyasi yönde öyle bir tutumla hareket ettiler ki, İslâm- Hıristiyan davası çıkmadı ve Rumlar da Ermenilerle birleşmediler.
Burada şükranla kaydedilmesi gerekli bir husus varsa o da bütün Oltu kazası halkının tek kafa, tek vücut gibi çalışması ve kurs görmüş gibi, hepisi, teker teker gizliliklere riayet ettikleri gibi, nerede ve nasıl hareket edeceğini öğrenmiş gibi bilmesi keyfiyetidir.
Türk bölüğü ve halk silah kullanmayı öğrendi. Hatta çocuklar dahî silah ve bomba kullanmaya alıştılar. İnisiyatif bizde idi.
56
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
Uzaklardan Ermeni mezalimi ve civarındaki Ermenilerin hazırlık yaptıkları haberi geliyordu. Ermeni tehlikesini önlemek için Oltu'da büyük kuvvet toplandı. Birinci sefer toplandığı gibi kalabalık. Ancak bu sefer hepsi silahlı idi.
Narman'da toplanan Ermeni kuvvetlerinin, Narman'da katliam yaptıktan sonra, Oltu'ya yürüyecekleri ve buradaki Ermenilerle birleşerek burada da aynı şeni düşüncelerini icra ederek Göle'ye doğru gidecekleri planları öğrenilmişti. Tam hazır ve tertipli bulunduğumuz sırada, Narman'dan acele yardım istendi. Başlarında İsmail Nazaralioğlu olarak büyük bir kuvvet yardıma gönderildi ve tam zamanında yardıma yetişti ve savaşa girdi. Oltu'daki kuvvetlerin başında Ziya Beyle Dr. Esat (Oktay) bey kalmışlardı. Narman'da az mukavemetten sonra Ermeniler, Şekerli köyündeki kuvvetlerile birleşerek mukavemetlerini artırmışlardı. Narman ve Şekerli'de savaş devam ederken, Oltu'da da Ermeniler silahlarını teslim ederek yine evlerine gitmeleri teklif edildi. Ermenilerin birkısmı kabul etmiyerek kasabanın kuzeyindeki tepelerde mevzi aldılar. Gelip silahlarını teslim etmeleri için gönderilen elçiler "Rest" cevabı getiriyorlardı. Ermeni papazı Sarafyan'ın başkanlığında giden kanşık heyet de menfi cevapla döndüklerinde, taarruz işareti olarak Mihtar deresinden bomba atıldı. Tetikte bulunan kuvvetlerimiz taaruza geçti. Kısa bir süre içinde Ermeniler dağıldılar, Ermeni köyleri: Tamrut, Cücürüs ve Zerdenis zaptedildi. Halkın canına ve malına katiyen dokunulmadı. Ertesi gün, kaçıp ormanlara sığınan köylü Ermeniler gelip silahlarını teslim ettiler ve yine köylerine ve evlerine gittiler. Narman'da ve Şekerli'de de Ermeni kuvvetleri dağılmıştı.
Şekerli savaşında şehit düşenler arasında Komitemizin fedakâr ve çok kıymetli azası, Oltu'nun Dagir köyünden Taştan Efendi de vardı. Hürmetle anarım.
Oltu savaşında ben sağ cenahta bulunuyordum (Temrut istikametinde) Narman'dan kuvvetlerimiz döndüklerinde, emniyet temini mülahazasıyla, kazadaki bütün Ermeniler toplanarak hudut dışı edildiler. Bir hafta sonra da 25 Mart 1918'de Yarbay Mürsel Bey komutasındaki 5. tümen Oltu'ya geldi.
Anavatandan ayrı düşen, 40 sene esaret hayatı geçiren Oltulular hasretini çektikleri aziz Türk ordusuna, mukaddes Türk bayrağına heyecan ve sevinç gözyaşları içinde kavuşmuş oldu. O gün Oltulular en sevdiği hayvanını askerin önünde kurban kesti, hasretini gidermek için, askeri kucakladı, boynuna sarıldı, ayağının altından toprak aldı ağzına attı. 25 Mart Oltu'nun Kurtuluş Bayramı olarak kabul edilmiş ve heyecanla kutlanmaktadır.
Ordu ileri harekâtına devam etti. Oltu'da kurulan milis bölüğünde gönüllü olarak, takım komutanı oldum. Bir bomba taliminde Tahir (Bozkurt) beyin elinde patlayan şemsiydi bombadan 7 kişi yaralandık. En hafifi ben, en ağın sevgili komutanımız üsteğmen Cevat beydi. Cevat bey göğsünden yaralanmıştı. Erzurum'a gönderildi. Maalesef, akibetinden bir haber alınamadı.
57
Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası
1918 yılı sonlarında, Osmanlı Devletinin yenilgiye uğraması üzerine ordu 1914 hududuna çekiliyor. Elviyeiselase (Kars, Ardahan ve Batum vilayetleri, (Oltu Kars'a bağlı idi)) Ermeni ve Gürcülere veriliyordu. Halk hukukunun muhafazası için, Kars'ta "Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti"ni kurdu.
Oltu'dan Kars'a gönderilen iki bölükten birisinin komutanı ben, ötekinin Tahir (Boz-kurt) Bey idi. Nevzat da Tabur Komutanı olarak yollanmıştı. Şiddetli bir kış idi. Bölükle Allahuekber dağını aştık. Zellece köyü yakınlarında bütün bölükle donma tehlikesi geçirdik. Köy 200 metre kadar daha uzakta olsaydı kalmıştık. Kars'a vardığımda, hükümet beni Muhlispaşa, Çakmak, Laz tabiyasi, Çukurtabiye, Merkez, Karadağ ve Arap tabyalerinin muhafız komutanlığına verdi. Bu tabiyeleri İngilizlerden teslim alırken çok zorluk çektim: İngiliz subayının bindiği at yüksek, hem kuvvetli; karlara kolay batıp çıkıyor. Benim atım küçük, hem besisiz. İngilizi izlemekte çok zorluk çekiyordum. Arkadaşlarım gibi ben de kendi kendime yüzbaşı apoletini takmıştım. Kimse rütbe vermemişti.
Tabiyelerin elimize geçmesinden faydalanarak, erlerin sırtında cephane taşıtıp, karargahımın bulunduğu Muhlispaşa'da yığıyor, kızakla Çıldır'a, Posof a yolluyordum.
Tabiyelere benden izinsiz kimsenin giremiyeceğini sanıyordum. Bir gün atlı bir İngiliz subayı, yanında bir er, dolaşırken durdurdum. "Angılış stap ofiser" diyor. Konuşmasını anlıyamadım ve birşey anlatamadım. İngilizleri alıkoyarak, telefonla bizim Erkânı Harbiye Reisi Amanullah Bey'e keyfiyeti bildirdim. "Serbest bırakın" dedi. Bıraktım gittiler. Bir gün sonra gelen emirde İngiliz subaylarının tabiyeleri kontrole yetkili oldukları bildiriliyordu. Amanullah Bey'e, bizim burada mevcudiyetimizin hikmeti ne, İngilizlerin hizmetinde mi bulunacağız? diye çıkıştım. "Vakit kazanmak ve bazı politik sebeplerle bir süre böyle sürdürmek zorundayız" dedi. Emirden bir gün sonra, ben şehirde idim. İngilizler karargaha gelmiş İngilizce birşeyler söylemişler ve yardımcım Cevdet'i götürmüşler. Karargaha döndüğümde, olayı öğrendim ve telefonla olayı Amanullah Bey'e bildirdim. Amanullah bey İngilizlerle temasında "Pardon yanlışlık olmuş" demişler ve Cevdet'i salıvermişler. Yanlışlık olduğuna ben inandım. Çünkü beni götürmeye gelmişler; beni orada bulamayınca, boyda, kılıkta bana çok benziyen yardımcım Cevdet'i götürmüşler. Böyle yanlışlık olmuş! Sonra bir-iki kez daha geldiler "Şambır ofiser, şambır ofiser..." diyerek, kaldığım yerin etrafındaki odaları ve civarındaki binalan dolaşıp gittiler. Öyle sanıyorum ki, dışarıya cephane gönderildiğini haber almışlar ve cephane yığılan yeri arıyorlardı. Ben yerimi değiştirmiştim. Cephane yığılan oda, terkettiğim damdaki yattığım yerin yanındaki, kapısı kapalı oda idi. Şimdiki yattığım yerin yanlan boş ve kapılan açıktı.
Ol tulu arkadaşlarla görüşmek üzere, şehire gelmiştim. İngilizlerin Kars'a kuvvet getirecekleri söyleniyordu. Bu hususta arkadaşlarla istişarede bulunduktan sonra, Tahir Boz-kurt Bey'le istasyona taraf gittik. İstasyona giden yollar İngiliz askerile dolmuş, şehire
58
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
doğru hareket halinde. Fevkalede bir durum olduğu gözüküyordu. Daha ilerlemeden döndük. Tabiyelerde benim askerim sahipsizdir, gideceğim, dedim ve ayrıldım. Yollar İngiliz askerile dolu. Karadağ caddesine çıktığımda parlamentoya gitmek istedim. Parlamento makineli tüfek çemberine alınmıştı. Hükümet de aynı şekilde çevrilmişti. Biraz daha yürüdüm. Silah sesine döndüğümde, yakınımda bir polis vurulmuş, yerde yuvarlanıyordu. Kalabalık askerin ve, av gözetler gibi, bir noktaya dikkatini verip bekleyen İngiliz askerlerinin arasından yine yoluma devam ettim. Her an da, polis gibi, vurularak yere düşeceğimi bekliyordum. Askerim hiç aklımdan çıkmıyordu. -Kars'ın bir ucundan- Rus kilisesinin yanından Taş köprüye kadar, bitmez tükenmez uzun-düz caddeler (ordan öteye de Muhlispaşaya çıkmak var) bir an evvel askere kavuşmak için hızla telaşla yürümek cidden insanı takattan düşürüyor. Üstelik düşman arasındaki tehlike. Taş köprüye yakın bir yerde, Arap tabiyesindeki yardımcım yüzbaşı Arap Sabn rasgeldi. (Arayıp bulmak bu durumda imkânsız) durumu kendisine anlatarak, hemen tabiyelerdeki askeri toplayıp, merdivenlerden, Muhlispaşada bana iltihak etmesini söyledim ve yoluma devam ettim. Mahalle sokağına girdiğimde kendimi emniyette hissettim. Çukurtabiyeden de askerleri alarak bitkin halde karargaha geldim. Bütün erleri Muhlispaşada topladım. Yüzbaşı Sabrı'yı korumak için, merdivenler başına bir miktar asker yolladım. Gelen olmadı. O taraftaki sırtlarda İngiliz askeri görülmüştü. Demek tabiyelere çıkmışlar. Muhlispaşada İngilizlerin gelebilecekleri yolları tutmuştuk.
Şehirde hükümetin dağıldığını, askerlerin silahlarının alındığını, birçok kimsenin yakalandığını öğrendik. Kimse ile temas edebilecek durum kalmamıştı. Çekilmeye hazırlandık. Bize yarayan ve götürebileceğimiz ne varsa aldık, ötekilerini kırdık. Binalar bizim olduğundan ve yine bizim olacağından yakmadık. Çakmak üzerinden toplu halde çekildik. (Bu olaylar 16 veya 19 Nisan 1919'da cereyan etmiştir.)
Muhlispaşada mevzide iken, Oltu'nun Kızılkotik köyünden er Ezo, yanıma gelerek: "Beg, kalk gidelim" dedi. Ben: "Vakit erken, beklememiz lazım" dedim. Ezo yerine gitti. Bir süre sonra tekrar geldi ve "Beg kanımıza ekmek doğrama, kalk gidelim" dedi. Bu sefer ben: "Kanımızın kıymetinde farkımız yoktur, ben de sizinle beraberim, hele bekliyelim, dedim. Ay ortalığı gündüz gibi aydınlatmıştı. Mevzilerden çekilip oradan ayrıldığımızda, Ezo yanıma yaklaşarak: "Beg, beg ... bak izlere; iki defa kaçtık, buraya kadar geldik, seni bırakmadık döndük. İşte, işte izler" dedi. Temiz kanınızın icabı, sadakatınıza teşekkür ederim, dedim. Yolumuza devam ettik.
Bozkuş köyüne geldiğimizde şiddetli, karla karışık yağmur yağıyordu. Evlerde, damların akmasından oturacak yer yoktu. Pencerelere sığınarak damçıdan korunuyorduk. Sabahleyin hava açtı. Ortalık gül-gülistan oldu, diye, Kızılgedik'ten Göle'ye dağı aşmak için yola çıktık. Dağda tipiye tutulduk. Zaten köyde de, dağda tipinin olduğunu söylemişlerdi.
59
Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası
Askerler, kaybolmamak için el ele tutmuştular. İlerliyemiyeceğimizi anladık, geri dönerek zor hal kurtulabildik. Bozkuş köyüne geldik. Ertesi günü Allahuekber dağından da aşamadık. Akçakale çukurunda Bağköy ve Başköy'de kaldık, oralarda dolaşıp, ancak Bardızın Hızar gediğinden aşarak Oltu'ya geldik ve topluca yeni kurulan teşkilata iltihak ettik.
İngilzler, Ermenileri Sarıkamış'a ve Göle'ye kadar getirip yerleştirdiler. Oltu, istiklalini korumak için İngilizlere ve bütün milletlere karşı durmaya karar verdi ve ilan ederek İngilizleri protesto etti. Kars İngiliz askeri temsilcisi yüzbaşı Farel 1919 yılı mayıs ayında Oltu'ya geldi ve Oltu'nun Ermeni idaresine karşı olduğunu ve genel tutumunu görünce "Meclisi İdare" adıyla bir hükümet kurulmasını ve Rumlardan da jandarmaya alınmasını istedi. Oltulular vakit kazanıp toparlanıncaya kadar bu şekli idareyi kabul etmişlerdi. İngilizlerin, bu civarda en azılı ve kuvvetli bulundukları bir sırada, yumuşak ve politik davranmak icap ediyordu. Jandarmaya Rumlardan da alınması kabul edilmişti. Yüzbaşı Faral, Rum Narman köyüne giderken, Kosorlu Tevfik (Bozkurt) bey ile beni arkadaş olarak yanına almıştı. Yolda, Narman köyüne yakın bir yerde, atlı bir Türk askerini gördüklerinde, Faral ve iki İngiliz askeri hemen erin üzerine hücum ederek tabancalarını ere çevirdiler ve erin boynundan tüfeği çıkardılar, eri de beraber Narman köyüne götürdüler.
İngilizlerin Narman köyüne girişleri Rumlarda sevinç ve heyecan yarattı. Farel, Türk erinin hududu geçişinden dolayı, Türk hudut subayını çağırmak istedi. Ben giderim, dedim, hudut yakındı. Gittim. Hudut komutanı Yüzbaşı Selahattin Bey'e söyledim ve beraber Narman köyüne geldik. Farel, Selahattin Bey'i karşısına aldı. Oturtmadı. Selahattin Bey bir generalin karşısında durur gibi duruyordu. Farel amir gibi yüksekten ve biraz sertçe: "Erlere niye hududu geçmeye izin veriyorsunuz...?" dedi. Selahattin Bey: "Erlerin odunları yoktu, komşulardan odun almaya gelmiş" dedi. Farel sert bir dille, bir daha hududun ge-çilmemesini söyledi ve tüfeği alıkoyarak yüzbaşı Selahattin Bey'le erin gitmelerine izin verdi. Selahattin Bey Farel'e rica ederek tüfeği de aldı.
Ah şu mağlubiyet ne kadar berbat şey. Bir Türk yüzbaşısı, bir İngiliz yüzbaşısının karşısında, ondan kat kat şerefli olduğu halde elpençe duruyor. Bu ne yürekler acısı bir hâl'di.
Farel'in kurduğu, Ramiz Bey'in başkanlığındaki "Meclisi İdare" lağvedilerek "OLTU ŞURA HÜKÜMETİ" kuruldu. Başkanlığına Ziya Bey getirildi. Hükümetin sınırları: Sarıkamış, Göle ve Artvin kazaları ile (okunamadı) İdarenin Ermenilere verilmesini talep eder, bir tehdit savurur giderlerdi. Rahatımızı bozmak için de Ermenileri hudutta tecavüze teşvik ederlerdi. Ermenilerden başka hudut tecavüzlerine Rumlar da başlamıştılar. Ermeni ve Rumlarla, Oltu Hükümeti arasında tehditkâr mektuplar, protestolar olurdu.
Ağustos 1919 başlarında, Ermeniler mülakat istediler. Rum milletinden Paşalofun başkanlığında bir heyet geldi. Bu heyet öyle bir tavır takındı ki, sanki mülakat için gel-
60
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
memiş de Oltu'yu ve idaresini teslim almaya gelmişler. Paşalof kendisini Ermeni hükümetinin Oltu mutasarrıfı, yanındakileri de maiyet olarak tanıttı. Konuşma çok sürmedi. Arabalara bindirilerek Göle'ye yollandılar. Ne bir zabıt tutuldu ne de yazı yazıldı. Hepisi verilen şifai cevapla bitmiştir. Ermeniler yine puştluğu bırakmamışlardı. Onları götüren arabanın bir öküzünü kesmişlerdi.
Ermeni heyeti Oltu'da iken, depodaki nöbetçi, nöbet yerini terketmişti. Ararken Has-bahçe'de gördüm. Memet, niye nöbet yerini bıraktın? diyerek üzerine yürüdüm. Kaçmak istedi. Elimdeki kuru meyve fidanını arkasından attım. Memet düştü. Belli ki fersizdi. Bana dönerek: "Beg ne yapayım, acıkmıştım. Biraz ot toplayıp yemek istedim" dedi. (Bu satırı okurken kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Yüreğiniz acıyor mu?). Benim kalbim hâlâ sızlıyor. O ne devir idi... Vatana hizmet için, ot yiyip nöbet bekliyecekti. Kalbim sızlar, çünkü o vakit benim de yoktu ki, onu doyurayım.
Yine bu sıralarda Kars İngiliz askeri temsilcisi yüzbaşı Prossör Oltu'ya geleceğini, yanında bir şoförü, bir er, Tercüman Ahmet Bey Robinson ile bir de Amerikalı yüzbaşının bulunduğunu, otomobilinin rengini de bildirerek, nöbetçilerin ateş etmemelerini rica ediyordu. Geldiler. Ahmet Bey Robinson tercümanlık yapıyordu. Prossör konuşmasında: "Buraların Türklere ait olduğunu gördüm ve Türklere kalmasını uygun görüyorum. Ancak, buralar Ermenistan'a verilmiş olduğundan, hükümetimin isteği yerine gelsin diye, size bir nota vereyim. Siz de yazılı cevap verin" dedi ve notayı verdi. Halk hükümetin Ermeni topluma ve de başka bir millete Oltu'nun verilmesini şiddetle reddetti. Hükümet de resmen yazılı olarak Prossöre bildirdi. Zaten Prossör halkın toplantısını izlemişti. Prossör hükümette bulunduğu sırada ilkokul talebeleri miting yaptılar. Prossör mitingi gördüğünde "iyi teşkilatınız varmış" dedi.
Amerikalı subay, Amerika tarafından yerli halka yiyecek yardımı yapılmasına müsaade istedi. Hükümet yardımı kabul etmedi. Hükümetin ve halkın yiyecek yardımı reddetmesi sebebi, her yiyecek getiren arabanın arkasından birkaç Ermeni ve Rum gelecek ve bu suretle düşmanların silahla giremediği Oltu'ya, yiyecek madde arkasında girebilecekleri mülahazası idi. Halk ac, ölmeye razı, düşman eline düşmeye razı değildi. Yüzbaşı Prossör, ötekiler gibi sert davranmayıp yumuşak davranması ve iltifatları, Oltulularca sahte telakki ediliyordu. Kim bilir bu sinsi hareketin ardında, ne gibi gizli emeller, ileride tahakkuku için, beslenmekte idi. Bu itibarla Prossör ötekilerden farksız bir İngiliz subayı idi.
1919 yazı ve sonbaharı, çok dalgalı, fırtınalı ve sıkıntılı geçti. Açlık ve sefalet bir yanda, düşman baskıları, içte huzursuzluk devam etti.
İçteki huzursuzluk:
Pasinlerde aşiret reislerinden Eyüp Paşa, Oltu Hükümetine yardım için gelmişti Bardız
61
Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası
cephesine. Depoda Ruslardan kalma, iki toptan birisi verildi kendisine. Bu zat cahil; ne siyasi hareket etmesini biliyor, ne topu yerinde kullanmayı ne de hükümetin emir ve prensiplerine uyuyor. Kendi bildiği gibi hareket ediyor. Düşmanlara karşı da çok kaba ve uygunsuz davranırdı. Oltu'da bir mermi dipte, köşede aranırken Eyüp Paşa keyfe, tabanca atar gibi top atıyordu. Hükümetin tutumu ve politikasına uymayan Eyüp Paşa, zorla hudut dışına (Türkiye'ye) çıkarıldı.
Yine Erzurum'dan, ittihatçıların adamlarından Abulhindili Cafer Bey kaçıp Oltu'ya sığınmıştı. Ermenilere karşı mücadeleye katılacağını söyledi. Kendisinin temin ettiği adamlarla, ambardaki topu da vererek Göle cephesine (Kanhdağ'a) gönderildi. Cafer Bey de Eyüp Paşa gibi, hükümetin tutum ve politikasına uymadığından, hükümetle araları iyi gitmiyordu. İleride bir hır çıkacağı beliriyordu. Tehlikeyi önliyebilmek için, Cafer Bey'in elindeki topu almak gerekiyordu. Bir desise ile top alındı. Topu teslim almaya Narman'ın Lafsor köyünden Osman çavuşla ben gitmiştik. Topu aldık, Oltu'ya getirdik. Birkaç gün sonra Cafer Bey'in çetesi de geldi, Oltu'ya yerleşti. Hükümetle Cafer Bey'in arası açılmış, nerde ise kopacak. Cafer Bey öteye beriye saldırmaya başlamıştı. Son defa çarşı ortasında Kaya pehlivanı ve kardeşi Ahmet çavuşu sopa ile döverek yere düşürmüştü. Cafer Bey'i, hadiseyi daha büyütmeden, baştan savmak için, Oltu Şura Hükümetine çok çalışmış, faydalı işler görmüş, maiyetindeki efradı kendi parasıyla idare etmiş olduğuna dair bir mazbata verildi. Cafer Bey büyük maddi taleplere devam etti. Bir gün çarşıda, Hükümet Reisi Ziya Bey'le münakaşa sonunda, Kaya pehlivana ve Ahmet çavuşa yaptığı gibi, Ziya Bey'in şahsına yapamayınca, yanındaki muhafazına: "Silah başı" diyerek, emir verdi. Ziya Bey de yanındakilere: "Siz de silah başı" dedi. Her iki taraf da koşuşuyor. Halk, Ziya Bey'in evini korumak için, Kumlutepe'ye toplanıyor, köşe başlarında tertibat alıyor. Cafer Bey'in çeteleri eski orman dairesinden gelerek, eski hamamın yanındaki köprüden (O vakit köprü vardı) çayı geçiyorlar. İstikamet Ziya Bey'in evi. Felaket: "Geliyorum!.." diye bağırıyor. Evden tüfeğimi alıp kapıya çıktığımda, Kumlutepe'nin müdafaa hattı olamıyacağını anladım. Çünkü tepeden; Ziya Bey'in evinin yanından geçen kuru dere görünmez. Çetelerin gelecekleri istikamete koştum ve bahçenin duvarından gözetlemeye durdum. Tam o sırada, derenin kenarındaki damın köşesinden, pür silah, bir elinde tüfek, bir elinde de beyaz bomba olan bir çete çıktı ve bize doğru büküldü. Bir anda: Çete nereye gidiyor? Senelerdir bütün varlığıyla millet için çalışan, aynı zamanda ağabeyim olan Ziya Bey'in evini yıkmaya, çoluk çocuğunu yoketmeye, Oltuluların milli emellerini yıkmaya gidiyor. Kafamdan geçti, başım döndü, tetiği çektim. Çete dereye yuvarlandı. Arkasından biri daha çıktı. Ona da ateş ettim. Düzlükte, hamama taraf, koşanlara da ateş ediyordum, fakat vuramıyordum. Yanıma ağabeyim Ziya Bey'in kayınbiraderi geldi. O sırada Türk subayları geçtiler. Ateş kesildi. Subaylar, Cafer Bey'i ve adamlarını toplayıp, düğün kafilesine katarak götürdüler. Facia da böylece önlenmiş oldu. Çetelerden bir ölü bir de yaralı vardı.
62
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
Hadise günü Oltululara doğan şans:
1- Oltu'da Pitkirli Memet Bey'in kızı ile evlenen Yüzbaşı Partal Kazım'ın düğününe Türk subayları gelmişlerdi. Gelini evden çıkaracakları sırada silah atılmış. Hadiseyi öğrenen subayların hemen koşarak araya girip hadisenin büyümesine mani olmaları.
2-Halk, silah sesini, gelinin evden çıkarken şerefine silah atıldığını sanmış. Bu itibarla halkın, müsademeye katılmaması.
3- Benim, halka uymayarak, vaktinde çetelere karşı gidip, onları, kuru dereye gitmeden, silahla karşılamam. Bombalı çeteler kuru dereye girerdiler. Kumlutepeden ve başka yerden görünmeden, evin önüne gelebilirdiler. Bomba evin önünde dahi patlatılsaydı, eve veya çocuklara birşey olur mu olmaz mıydı,bilmem. Ancak çatışmaya sebep olurdu ve 80 kişilik çeteden bir tanesi kalmazdı. Oltululardan da çok ölürdü. Bu itibarla çeteleri karşılamam kısmen ucuz atlatılmasına sebep sayılabilir.
4-Benim tüfeğimin sihati andahtının bozuk olması. İnce vuruşla tüfeğimi, birkaç gün evvel, bu tüfekle, menevişine aldanarak (isabetli bir aldanış) değişmiştim. Hadiseden iki gün sonra keklik avına gittim. Attığımın hiç birini vuramadım. Sabit bir hedefte sınadım. Tüfeğin vuruşunun bozuk düzen olduğunu ve çeteleri bu yüzden vuramadığımı anladım. Sevinerek ve tüfeği severek, birkaç defa öptüm. Tüfek anlarmış gibi "sana çok teşekkür ederim" dedim, tekrar öptüm. Avdan boş, fakat sevinçli döndüm. Tüfeği canavara ve düşmana karşı kullanmak icap ettiğinden, bu tüfeği hemen değiştirdim.
Olayla ilgili hatıra: 1941 senesinde Erzurum'a, Kolorduda tercümanlık ve muamele memurluğuna geldiğimde, Gavurboğan mahallesinde bir ev kiralamıştım. Komşumuz Naciye Hanım çok iyi bir insandı. Köyde oturan kardeşini alıp bize geldi. Konuşurken adının Dursun çavuş olduğunu söyliyerek: "Hatırlar mısın, Yasin Bey, bizi Oltu'da kırıp geçirecektin. Ben Cafer Bey'in maiyetinde idim. Kabahat bizde idi" dedi.
Bir zamandı, Rumlar sinmiş duruyordular. Sonraları Kars tarafındaki Rumlar da teşkilatlanmaya ve Ermenilerle beraber hareket etmeye başlamışlardı. Kars'ın ötesindeki köylerden başlıyarak Türklere zulmü Sarıkamış ve Göle Rumlarına da fesatlık yaymaya başlamışlardı. Rumları teşkilatlandıran elebaşlan İvan Kalçıyof sık sık Oltu Rumlarına ve Bardız halkına beyannameler yollar, Rumların, Yunanistan'a gideceklerinden, serbest bırakılmalarını Oltu hükümetinden, mektupla, isterdi. Mektupları sert ve tehditkâr idi. Kendisi için (Benim nasıl bi asker olduğumu bilirsiniz) gibi laflar atardı. Layık olduğu cevabı, yazılı olarak alırdı.
Birçok sıkıntılar içinde bulunan Oltu Hükümeti, gailesini azaltmak için Rumların geti-ilrmelerini daha uygun bularak, elverişli şartlarla, İvan Kalçıyof la anlaşmaya varılmıştı. Oltu Rumları da toplanarak gittiler. Hiç bir Rum, sanatçı dahi kalmadı. Giden Rumlar,
63
Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası
mektuplarında Oltu'yu ve Oltuluları özlediklerini yazıyordular. İskan edildikleri yerden memnun değillermiş. Niçin buraları aramasınlar ve özlemesinler ki, en iyi topraklar onlarda olduğu gibi, sanatların hepisi de onlarda idi. Türkleri sömürüyorlardı.
Kosorlu İzzet (Bozkurt) Bey'in, milli menfaatler aleyhine çalıştığı hükümete ulaştırılmıştı. Hükümet de, dışarıdan "tutuklayın" verilen hatalı talimat üzerine, tutuklanmış ve Narman'a yollanmıştı. Müteessir olan kardeşi Tevfik (Bozkurt) Bey, nahiyede nüfuz sahibi olmasından, köylüleri toplayıp Oltu üzerine yürümüştü. Oltu'dan da bir kuvvet, topla, tüfekle bunlara karşı çıkıyor ve Tuzla gediğini tutuyor. Ben Havdos ve Gırdasor köylerinde idim. Karşı taraftan birisinin bize doğru ilerlediğini gördüm, yakaladım. Düşman cephesini arkada bırakıp bu tarafta kimin üzerine gidiyorsunuz? dedim ve üzerine yürüdüm. Havdos köylüleri, kendi köylerinin eniştesi Hüseyin Ağa olduğunu söylediler. Ne dövdüm ve ne de hakaret ettim. (Zaten kötü muamele sevmem). İşin çok kötüye gideceğini ve felaketle sonuçlanacağını düşünerek, hemen ata bindim, koştura koştura Oltu'ya geldim. Hükümete giderek Tevfik Bey'in yanına gideceğimi söyledim. Tevfik Bey'e adam gönderdiklerini; Tevfik Bey'in "İzzet Bey'i isterim" diyerek hiçbir teklifi kabul etmediğini söylediler. Mutlak gitmem lazım ve gidersem meseleyi hallederim, dedim. Cezo Bey'i de alarak Şimir-don'a (Tevfik Bey'in bulunduğu köy) geldik. Tevfik Bey bir evde, ocağın başında oturmuş, evin içi ve dışı kalabalık insan. Tevfik Bey; her vakit gibi güleryüzlü değil, hiddetli. Herkese karşı hiddetli. Büyük ağabeyim Salim Bey'in kayınbiraderi idi. Hısımlıktan, okul arkadaşlığından ve şimdiki memleket meselesinde yakın ilişki ve vazifelerimizden uzun uzun bahsettim. Tevfik Bey ille "İzzet Bey'i isterim" dedi durdu. Tevfik Bey'i, ağabeysi İzzet Bey'in geleceğini temin için, kendimi rehin koydum. Ve, "topla adamlarını, beni de götürün; İzzet Bey gelmezse beni öldürün. Ben size rehin. Başka istiyeceğin var mı?" dedim. Okul arkadaşlığına dayanarak ve geçirdiğimiz eski hatıraları göz önüne getirmesini istiyerek biraz sert konuştum. Tevfik Bey nihayet kabul etti. Adamlarını topladı. Hepisi de atlıydı. Ben de beraberinde Kosora geldik. 3-4 gün rehinde kaldım. Kapalı değildim, serbest idim. İzzet Bey geldi, birkaç gün de beraber kaldıktan sonra Kosor'dan ayrılacağım vakit, yanıma adam katmak istediler (Oltu-Kosor 40 km.). Ben kimin toprağındayım ki, muhafızla gezeyim? dedim. İzzet Bey de Tevfik Bey de, evde hepisi de neşeliydiler. Allanın inayetile büyük milli bir felaket önlenmiş oldu. Oltu'ya döndüğümde, en çok benim hayatımdan endişe eden anamın olduğunu öğrendim.
Depoda, Ruslardann kalma iki dağ topu vardı. Kullanmasını bilen yoktu. Tahir (Bozkurt) ve Tevfik (Özdemir)le top atışını deniyelim, dedik. Topun bütün takımları vardı. Ancak nasıl ayar edileceğini bilmiyorduk. Topun namlusunun içinden, dağın ortasındaki bir noktaya nişan aldık. Mermiyi topa sürerken, seyire gelen halk, duvarların arkasına ve çukurlara girdiler. Mermiyi koyup ipi çekeceğim vakit, kamanın iyi kapanmış olup olmadığını muayene ettim. Bir de baktım ki kama açık, kamayı kapadıktan ve iyice emniyeti
64
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
sağladıktan sonra, topu tutan Tahir ile Tevfıke ipi çekeceğimi söyledim ve çektim. Mermi, nişan aldığımız noktadan biraz aşağı değdi. İkinci mermi hedefe ulaşmadan yakına düştü. Birkaç mermi attık. Kâh dağa vurduk, kâh dağı aşırdık. Halkın, bizim gibi acemi topçuların yapacakları işden ürkmüş olduklarını haklı gördük. Halk top sesine ve atışına alışmış oldu. Kaleboğazı (Türkiye) hudut karakolundan, top seslerini sordular. Top atışı talimini yapıyoruz, dedik.
O senesi kışın her şeyden bilhassa cephaneden çok darlık çektik. Öküz arabasıyla Ur-cuk (Türkiye) köyünden cephane getirirken Kaleboğası köyü karşısında donma tehlikesi geçirdim. Köylülerin yardımıyla kurtuldum. O mevkiden geçerken her vakit hatırlarım.
Oltu Şura Hükümeti zamanında vergi aşar usulü idi. Ancak ne tahsildar vardı ne de mültezim. Köylü kendiliğinden tahıl veya bedelini nakten getirirdi. Zaten ekin de, halkın ihtiyacını karşılayacak derecede ekilmemişti. Millet ekin ekmeye, mücadeleden göz açıp fırsat bulamıyordu. Türk ve Rus paraları işlerdi. Şura Hükümetinin mübrem ihtiyacı ve memur maaşı hükümetin ambarından tahıl ile ve halktan toplanan para ile karşılanırdı. Kış böyle sıkıntı içinde geçiyordu.
Bizim, Türklerden ayrı, yalınız başımıza hayat ve istiklalimizi garanti altına alabileceğimiz çok zor ve şüpheli idi. Bunun için mukadderatımızı, Türkiye'nin hayat ve mukadderatına bağlamak için, Oltu'nun Türkiye'ye ilhakı teşebbüsüne geçildi. 1920 senesi Mart ayı başında Rüstem Bey'le beni, hem ilhak için murahhas, hem de İstanbul Meclisi Mebu-sanına mebus seçtiler. Oltu'dan atla yola çıktık. Hükümet erkânı, talebe ve kalabalık halk, arzularının yerine getirilmesi istekleriyle, bizi yolculadılar. Kar çok yağmıştı. Birçok yerde, yolun darlığından, yürümek zorunda kalıyorduk. Hele Tortum'un eğrilerinde yol karla kapanmış (aslında yol çok dar ve virajlı idi) derin derenin uçurumun başında, ençok 20-25 santim genişliğindeki yoldan, atlardan inerek zorla geçtik. Burada, azıcık olsun bir esinti veya tökezleme, bizi dereye uçururdu. Dereden çıkmanın imkânı yoktu. Karlara bata çıka Erzurum'a 5 günde gelebildik. Havalar müthiş soğuktu. Erzurum'da, Mısır otelinde kaldık. Eniyi otellerden olan bu otel, yolcu hanından farksızdı.
Ertesi günü Kazım Karabekir Paşa'yı ziyaret ettik ve maksadımızı arzettik. Kazım Ka-rabekir Paşa: "İstanbul'a gidemezsiniz, sizi yakalarlar" dedi. Bize verilen talimata göre, nasıl olursa olsun, gitmemiz lazım ve talimatı izah ettik. Paşa: "Hele biraz bekliyelim" dedi. İstanbul'un işgal edildiğini ve birçok devlet ileri gelenlerinin tutuklandığını, Kazım Karabekir Paşa'dan öğrendik. İstanbul yolu kapanmış oldu. Arkadaşım Rüstem Bey Oltu'ya döndü. Ben Oltu Şura Hükümetinin tasvibile hadiselerin inkişafını bekledim. Kısa bir süre sonra, Ankara'da toplanacak meclis için mebus seçilmesi, Ankara'dan Mustafa Kemal Paşa imzasıyla telle bildirildi. Mebus seçimi yapılıncaya kadar, Erzurum'un her tarafını dolaştım, halkla temaslar yaptım. Aslında gayri mamur ve büyük köye benziyen Erzurum, iki
65
Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası
sene evvel Ermeniler tarafından yakılıp yıkılan binalardan sona, virane bir hale dönmüş. Çeşitli araçlarla öldürülen onbinlerce Türkün, sağ kalan analarının, babalarının ve küçük yavruların duydukları acı izleri, hâlâ yüzlerinden silinmemiş. Yaralı olarak cesetlerin içinden çıkanların vücutlarında kılıç, süngü yarası izleri bulunan birkaç kişi gördüm. Başlarından geçenleri anlatırlarken, faciayı görüyormuşum gibi oluyordum. Erzurumlu kimle konuşsam, geçmişten bir söz açıldı mı, ya evladını, ya ana, baba veya kardeşini göz önüne getirip, acı acı gözyaşları döküyor. Bizler de üzüntülerine katılıyoruz. Bazı evlerden ağlama sesi duyardım. Öğrenirdim ki, Ermenilerin öldürdükleri ya kocasını, yahut kardeşini hatırlamış ağlıyor. Aradan tam iki yıl geçmiş olduğu halde.
Erzurum'da kaldığım süre içinde, Erzurum Ermeniler tarafından katliama uğraması ve onbinlerce Türkün, hiçbir müdafaa tertibatı almaksızın kırılması sebebinin içyüzünü öğrendim. Sebep, kısacası: birlik kurmamak-kuramamak. Baku İslam Cemiyeti Hayriyesi her yönden halka yardım elini uzatmıştı. Erzurum'a da, kültürlü, milliyetçi, cesur, Seyidof adındaki zatı temsilci olarak yollamıştı .Bu zat büyük gayretler sarfederek halkı örgütlenmeye ve müdafaa hazırlığı yapılmasına çalışmıştı. Fakat, başlarında Hakkı Paşa (beglik paşalardan) olan birkaç hain ve kafasızın "Bu adam bizi birbirimize düşürecek" diyerek, Ermenilere duyurmuşlar. Ermeniler de, hemen o gece Seyidof ve arkadaşlarını yoketmiş-ler. Sonra da emelleri olan katliama, yakmaya, yıkmaya girişmişler ve kolaylıkla emellerine erişmişler. Büyük, küçük, erkek, kadın seçmiyerek evlere doldurup yakmak ve çeşitli surette onbinlerce masum Türkün kanına girmişler. Hulasa örgütlenmeleri yüzünden böyle akibete uğramışlar.
Erzurum'dan mebus seçilen Durak (Sakarya) Bey'le anlaştık; onun şahsi atlı arabasıyla yola çıktık. Kolordu, Vilayet erkânı, birçok sivil ve talebe, İstanbul kapısında bizi uğurlayışlarında, Kazım Karabekir Paşa ve Durak Bey birer konuşma yaptılar. Ben de, Türkçem kıt olduğundan, Cevat Dursunoğlu Bey'in yardımıyla, hazırladığım konuşmayı yaptım. Bize muhafız verilmedi. Kazım Karabekir Paşa iki mavzer, bir miktar da mermi verdi. Bizi kendimiz koruyacaktık. Erzincan'ın Sansa Boğazı'nda kalmak zorunda idik. Burasını bizden biraz evvel eşkiyalar basmış, talan etmişler. Geceyi yarı uykuda geçirdik. 23 Nisan Cuma günü Ankara'da açılan Millet Meclisinin muvaffakiyetine Erzincan'da camide dua ettik. Birçokları gibi heyecandan benim gözlerim yaşarmıştı. Sivas'a kadar engelsiz, hadi-sesiz geldik. Yozgat yolu asiler tarafından işgal edilmiş olduğundan, Kayseri'den dolaşmak için yolu değiştirdik. Asilerin nüfuzları bu yola ulaşmış olacak ki, Şarkışla'dan, Ankara'ya giden yolu sorduğumuzda "Nerden geldiyseniz, oradan gider" diyen oldu. Gemerek yakınındaki handa gece arabamızın bir tekerleğini çıkarmışlardı. Durak Bey Polis Müdürlüğü yapmış, hırsız bulma ustası. Tekerleğin hanın önündeki havuzda olduğunu keşfetti ve havuzdan çıkarıldı. Tekerleği takıp yola çıktık. Bir kır atlı yolumuzu kesti. Burada tüfekler yaradı. Namlunun kendisine çevrildiğini gördüğünde, fazla ısrar edemedi, kaçtı. Tekerleği
66
Sınır Doğu Kongreleri: Kars, Ardahan, Oltu
istiyordu. Bahane. Yolumuza devama koyulduk. Arkamızdan tekrar geldi de ulaşamadı mı, gelmedi mi, bilmiyoruz. Yolda kâh tekerlek bozulur, kâh atlar yorulur. Bu yüzden yürümek icap eder. Kâh yollarda tıkanıklık olur. Çeşitli engellerle, Erzurum'dan çıktığımızın 19. günü Ankara'ya vasıl olduk. Yolda, birkaç yerde, bulunduğumuz yerin basılacağı söylendi. Güvendiğimiz, yanımızdaki iki mavzerdi.
Ankara'da bizi Erzurum Mebusu Süleyman Necati Bey karşıladı. Mihmandarımız da o zat idi. Yatmak için Darulmualliminde (Öğretmen Okulu) yer ayrılmıştı. Hanlarda yer yoktu. Kendi portatif karyolalarımızda yatıyorduk. O vakitleri Ankara'da, otomobil, taksi yoktu. İşleyen faytondu. Ne suretle ve kim tarafından tahsis edildiğini bilmediğim faytonla, Süleyman Necati Bey'in rehberliğinde, ziraat mektebinde (Halen Rasathane) oturan Mustafa Kemal Paşa'yı ziyarete gittik. Ankara'ya yeni gelen mebuslar da vardı. Milli Mücadeleye atılmış bulunan Mustafa Kemal Paşa, muvaffak olabilmek için, maddi ve manevi her yönden destek beklediğinden, 42 sene anavatandan ayrı esaret hayatı yaşamış ve şimdi de müstakilen mücadele halinde bulunan, anavatan parçası olan Oltu'nun temsilcisi olmam itibarile en çok benimle ilgilendiler. Kazım Karabekir Paşa, Halit Bey (Paşa), Yüzbaşı İsmail Hakkı (Tekçe), Oltunun silahlı kuvveti ve idaresi hakkında birçok sorular sordu. Edindiği bilgiden memnun kaldığı yüzünün hatlarından belli idi. Ziyaretten dönüşte, arabaya, yine Erzurum Mebusu İsmail Bey'le binmiştim. İsmail Bey bana; "Maşallah, Paşa ile konuşurken hiç sıkılmadın" dedi. Askerlik yapmamış olduğumdan, bir paşanın karşısında bulunmamışım ki sıkılayım. Hem de keyfiyeti aynen, değişiksiz ifade ettiğimden, şaşırmadım ki, sıkılayım, dedim. (İsmail Bey'in kendisi asker, Yarbay idi).
Ankara'ya gelirken, yolda ayağım biraz zedelenmişti. Ameliyat yapıldı. Tedavi ediliyordum. Millet Meclisine çağrıldığım gün, Millet Meclisinin karşısındaki bahçede, icap ederse, Mecliste yapacağım konuşmayı hazırlarken, çağrı zili çaldı. Kalktım, topallıya to-pallıya Millet Meclisine gittim. Kürsüye davet edilmem üzerine, kürsüye çıktım. Reis Mustafa Kemal Paşa ile, hitabet kürsüsünden uzanarak el sıkıştıktan sonra, dönüp konuşmamı yaptım. Yerimden kalkıp kürsüye gidinceye kadar, Mustafa Kemal Paşa ile el sıkışırken, konuşmayı yapıp yerime dönünceye kadar, alkış devam etti. Bu tezahürat benim şahsıma karşı değil, 42 sene ayrı yaşadığı vatanın bir parçasına kavuşma sevinç ve heya-canı idi. Ancak bu mesut günde, Oltu halkını temsil şerefi bana nasip olmuştur. Ben kürsüden indikten sonra, birçok hatip konuştu. Konuşmalar, Oltu Hükümet Reisi Ziya Bey'in Oltu'ya Mutassarıf tayini, Oltu'ya yardım edilmesi, Oltu'nun ilhakından duyulan sevinç ve memnunluk izhar edilmişti. Sevinç ve heyecandan birçoğunun gözleri yaşarmıştı. Sonraki toplantı gizli olacaktı, ara verildi. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) gözleri yaşlı, elimden tutarak, Millet Meclisinin karşısındaki bahçeye götürdü, bir kahve ısmarladı. Heyecanlı ve çabuk çabuk konuşuyor. Sözlerinin bir kısmını anlıyamadığımdan, beyefendi sizin dilinizi anlıyamıyorum, Türkçe konuşun deyince, Hamdullah Bey'in gözlerinden yaş boşandı.
|
|